BİR EĞİTİMCİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
BİR EĞİTİMCİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Bu çığlık Burdurda ilkokul öğretmenliği yapan bir öğrencimin kale aldığı yazı... Noktasına, virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşıyorum.
ÖĞRENCİM HAYKİRİYOR
İnsan hayatı, kendi ektiği tohumların yeşerdiğini ve meyveye durduğunu görme arzusuyla şekillenen uzun bir çıraklık evresidir. Bense tam 26 yıldır, bir ruh zanaatkârı gibi, ilkokul birinci sınıf sıralarında o körpe zihinlere dokunmanın, onlara bir harf öğretirken aslında hayatın edebini, ahlakını, hırsını ve sorumluluğunu aşılamanın derdinde oldum. Çeyrek asrı aşan bu meslek yolculuğumda 5-6 defa çocukları birinci sınıftan alıp mezuniyet kapısına kadar getirdim; sayısız ara sınıfın iklimini soludum.
Yıllar içinde sayısız öğrenci yetiştirdim, yeteneklerini keşfedip Fen Liselerine kazandırdım. Bugün, ilk mezun ettiğim öğrencilerimin o sıralardan yetişip hayata atıldığını; aynı sınıftan iki talebimin birbiriyle evlendiğini, diğerlerinin ise meslek sahibi olup memleketin en güzel mevkilerine geldiğini görmek, gelip hürmetle elimi öptüklerine şahit olmak bana bir eğitimcinin yaşayabileceği en yüce gururu yaşattı. Eskiden öğretmenlik işte bu yüzden kutsal, bu yüzden güzel ve anlamlıydı.
Hatta kendim de köklü bir eğitim yuvası olan Burdur Lisesi mezunuyum. O lisenin bir mensubu olmaktan, orada aldığım eğitimin sağlamlığından ömrüm boyunca büyük bir gurur duydum. Bugün açıkça ve haykırarak dile getiriyorum ki; benim zamanında Burdur Lisesi sıralarında aldığım o disiplinli, derin ve nitelikli eğitim, şimdiki yeni yetme, içi boş "çakma" profesörlerin sahip olduğu diplomalardan çok daha fazlasını, çok daha sağlam bilgileri barındırmaktadır. Bizler bilginin, ahlakın ve rütbenin hakkının verildiği o altın çağda yetiştik.
Lakin bugün, ömrümün ve mesleğimin bu olgunluk çağında, hem kişisel dünyamda yaşadığım ağır sınavların hem de mesleğimdeki değerler erimesinin ortasında, kendimi daha önce hiç hissetmediğim kadar derin bir yabancılaşmanın, tükenmişliğin ve tarif edilemez bir duygusal yıkımın ortasında buluyorum. Eskilerin "İnsan, insanın gölgesinde serinler" dediği o huzurlu dünya, ne yazık ki yerini fırtınada yönünü kaybetmiş bir gemi gibi cehaletin, sınırsızlığın ve ihanetle örülü duygusal kopuşların karanlık sularına bıraktı. "ruhun eğitilmesi" gayesi, günümüzde tamamen rafa kaldırılmıştır.
Bugünün öğretmenliği ne yazık ki kralın soytarılığından farksız bir hale büründürülmüştür. Veli yönlendirmesinin ve veli baskısının adeta birer kuklası haline gelen eğitimin laçkalaşması ve bir örümcek ağını atfeden eğitim sistemi; kimsenin memnun olmadığı, sadakat ve hürmetin unutulduğu bir memnuniyetsizlik girdabı yaratmıştır. Normal şartlarda "ayağının tozu bile olamayacak selam vermeyeceğin içi boş insanlarla, liyakatsizlikle ve saygısızlıkla uğraşmak zorunda kaldığımız karanlık bir dönemden geçiyoruz.
Kendi çocukluğumun, Burdur Lisesi yıllarımın ve öğretmenliğimin ilk dönemlerinin hatırası zihnimde canlı birer anıt gibi duruyor. Bizler öğretmenimizin yüzüne dahi bakmaya çekinir, okul koridorlarında titreyen bir hürmetle yürürdük. Öğretmenler odasının kapısının önünden geçmek, bizim için yüksek bir makamın huzuruna çıkmak kadar ciddiyet doluydu. Disiplin kurulu veya velimize verilecek bir uyarı haberi, adeta Sırat Köprüsü’nden geçmekle eşdeğerdi. Zira bilirdik ki, eve giden o haberin ardından anne babamız "Ne yaptın da öğretmenini üzdün?" sorusuyla bizi karşılar; kapının arkasındaki maşa, terlik veya süpürge sapı cezanın somut tecellisi olurdu. Eskilerin "Eti senin, kemiği benim" sözü, bir teslimiyetin değil; ailenin öğretmenle kurduğu o sarsılmaz kuraldı …”İnsan, ancak eğitimle insan olabilir." Bizler o disiplin potasında insan olmayı, sınırı, edebi ve sorumluluğu öğrendik.
Oysa bugün sınıfa adım attığımda, bu köklü değerler mirasının yerini bomboş bir özgüven illüzyonuna ve derin bir yozlaşmaya bıraktığını görüyorum. Günümüz çocuklarında ne yazık ki utanma duygusu, mahcubiyet adeta silinmiş durumda. Gözümün içine baka baka en saygısız, en çirkin hareketleri sergileyebiliyorlar…Çocuklar, lütfen yerlerinize geçin, dinleyin, derse odaklanın" dememe rağmen; "Tamam öğretmenim" cevabının ardından iki dakika dahi geçmeden aynı fırtınaya, aynı saygısızlığa bürünüyorlar. Çocuklara verilen o kontrolsüz "özgüven patlaması", özgüven olmaktan çıkıp açıkça ukalalık, küstahlık ve terbiyesizliğe dönüştü. Öğretmenden ÇEKİNMEK GEREKECEĞİ , saygısızlık yapılamayacağının kesin ve kati olarak bildirilmemesi de Cabası…Böyle bir özgüven olacağına hiç olmasın daha iyi!" feryadı, zihnimde her gün yankılanıyor. "Çocuğu serbest bırakmak, onu kendi arzularının ve sınırsızlığının kölesi yapmaktır" uyarısı, ilkokul sıralarında acı bir gerçeklik olarak karşımda duruyor.
Daha da vahim olanı, bu çocukların temel yaşam becerilerinden ve öz bakımdan tamamen yoksun oluşlarıdır. Sırasının üstündeki kitabını bulamayan, kalemliğinden bir kalem çıkarmaktan aciz, ayakkabısının bağcığını bağlayamayan tuvaletten çıkınca elini yıkamayı, yıkadıktan sonra kurulamayı veya bir yetişkinin karşısında "dirice" durmayı dahi bilmeyen acınası zavallı bir nesille karşı karşıyayım ne yazıkki. Bu durum Z kuşağı denilen kuşakla beraber ne yazıkki patlak verdi Ve. Bu kuşağın yetiştirdiği çocuklarıyla cebelleşiliyor ….çok şey bildiğini sanan ,eğitimliymiş rolüne bürünen ,yumurtadan çıkıp kabuğunu beyenmeyen ,özenti çağının Naylon Boşluğunun yetiştirdikleriyle Malesef …. (İstisnalar olabilir )Dijital ekranların anlık haz dünyasında zehirlenmiş bu körpe beyinler; çabalamayı, hırs göstermeyi, sabretmeyi ve bir iyilik karşısında "teşekkür ederim" demeyi dahi unutmuş durumdalar. Ağızlarında argo, küfür ve zorbalık eksik olmuyor; okulun malını kendi eşyası gibi korumak yerine tahrip etmeyi normalleştirmiş haldeler. Kimin söylediğini şimdi aklıma getiremediğim ünlü bir düşünürün sözü aklıma geldi …
“Günümüzün gençleri lüksü seviyor; kötü davranışlı, otoriteye karşı saygısızlar; yaşlılara saygıları yok ve çalışmak yerine gevezelik etmeyi tercih ediyorlar" tespiti, tarihin en yıkıcı seviyesine ulaşmıştır.
Çocukların bu denli fırtına gibi, nereye isabet edeceğini bilmeyen silahtan çıkmış birer mermi gibi davranmalarının asıl mimarı ise şüphesiz günümüz veli potansiyelidir. Evde çocuğuna "hayır" demeyi öğretmeyen, ona hiçbir sorumluluk vermeyip adeta bir prens veya prenses gibi hizmet eden ebeveynler, okul kapısına geldiklerinde öğretmeni bir eğitimci olarak değil, bir "hizmet sağlayıcı" ya da "bakıcı" olarak görme cüreti gösteriyorlar. En ufak bir kural hatırlatmasında çocukların "Seni anneme, babama şikayet edeceğim" tehdidini savurması, evde öğretmen hakkında yürütülen itibarsızlaştırma dilinin açık bir kanıtıdır. Aileler "Ben bu çocuğa ne verdim ki öğretmeninden ne bekliyorum?" özeleştirisini yapmaktan kaçıp, kendi başarısızlıklarının faturasını okula ve yönetime kesiyorlar. Kendimi sınıfta tamamen fahri bir çocuk bakıcısı gibi hissetmek, mesleki onuruma indirilen en ağır darbedir. Atalarımızın "Balık baştan kokar" kelam-ı kibarı, eğitimin ailede başlayan bu çöküşünü ne güzel özetler.
Eğitim sisteminin içinin boşaltılması da bu trajediyi taçlandırmıştır. Eski 5 yıllık ilkokul (5+3+3) düzenindeki o sağlam temel, disiplin ve nitelik arayışı yerini, herkesin zahmetsizce sınıf geçtiği kof bir yapıya bıraktı. Bugün ilkokuldan 4 işlemi yapamadan, okuma yazmayı sökemeden mezun olan çocukların varlığı bir tesadüf değildir.
Bütün bu tablonun sonucu şudur ki: Ben artık bu dönemin çocuklarının sergilediği zorbalıktan, ağızlarındaki argo ve küfürden, anne-baba ve öğretmen saygısızlığından; kısacası bu eğitimsizlikten ve yozlaşmış veli profilinden derin bir tiksinti duyuyorum. Verdiğim hiçbir emeğin, döktüğüm hiçbir alın terinin karşılığını ne öğrencide ne de velide görebiliyorum. Bazen "İyi ki bir çocuğum yok" diye dua edecek noktaya gelmiş olmam, içimdeki kırılmanın ne denli devasa olduğunun ispatıdır.
35-40 yıllık duayen meslektaşlarımın bile yaka silktiği, bir an önce kaçıp kurtulmak istediği bu çürümüş düzende ben de artık "Ben burada ne yapıyorum?" sorusunun ağırlığı altında eziliyorum. Eskilerin her şeyini özlüyorum: İnsanlarını, sözünün eri olma hallerini, komşuluklarını, okul koridorlarındaki o asil hürmetini, kurallarını, disiplinini, havasını, suyunu, toprağını ve yiyeceklerini... Necip Fazıl’ın dediği gibi: "Geçti istemem gelmeni, yokluğunda buldum seni." Geçmişin o edep ve sükûnet dolu iklimi, bugünün kof özgüveninden katbekat daha asildi. Nereye gidiliyor bilmiyorum ama iyi bir yere değil…
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
